16 Şubat 2008 Cumartesi

BİR ASİ:FRANCİS BACON

BİR ASİ:FRANCİS BACON

Francis Bacon, 28 Ekim'de 1909 yılında Dublin’in yakınlarında, 63. alt Baggot Street'te bir bakımevinde doğmuştu. İrlanda’ya yerleşmiş, İngiliz ana babadan dünyaya gelen Bacon 5 çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Onun babası, Anthony Edward 'Eddy' Mortimer Bacon, ordudan emekli olduktan sonra, at üretim merkezinde çalışmaktaydı.
İrlanda‘da çok fazla çalışmak istemesi, bölgeyi avcılık günlerinden tanıması ve temel olarak mali sebeplerden kaynaklanmaktaydı. Bu işinden dolayı da Bacon'ın çocukluğu Dublin de geçer. Annesi Christina Winifred Loxley Bacon, Sheffield’da yaşayan Çelik üretimiyle uğraşan varlıklı bir aileden geliyordu. Ailesinin çok da büyük bir soy ağacı yoktu; fakat ailesinin köklerinin Elizabeth döneminde yaşamış olan filozof ve devlet adamı, Francis Bacon’dan geldiklerini söylüyorlardı.

İrlanda da ilk yaşadıkları yer, Curragh’ın yakınında Cannycourt eviydi. Yaşadıkları bu bölge at üretimi ve beslenmesi konusunda çok ünlü bir yerdi. Eddy Bacon, 1.Dünya savaşı döneminde Londra da Milli Savunma Bakanlığında hizmet eder. Savaştan sonra İrlanda’ya dönmek istiyorlardı; fakat İrlanda’da bu sefer 1916 yılında isyan patlak verir. İrlanda da 1919-1921 Bağımsızlık Savaşı ve 1922-1923 İç savaşının çıkması, Bacon ailesini derinden üzmüş ve İrlanda da bu denli şiddetin boy göstermesi, onları İrlanda’dan uzaklaştırıyordu. Bu dönemde onlar İngiltere’ye küçük bir kasabaya yerleşirler.

Francis Bacon’ın ilkokul deneyimi 1924 yılından 1926 yılına kadar çok kısa bir dönem gittiği Cheltenham’da ki Papaz Okulu olur. Bu dönemde astım hastalığına yakalanmasıyla eğitimini yarıda kesmek zorunda kalır. Bu yüzden evdeki yaşamı da sürekli gerginlik ve soğuk bir ortamda geçer. Bacon’ın babası akıllı, kavgacı ve sürekli tartışmayı seven bir adamdı, annesi ise kendi halinde yaşayan, günün büyük bir kesimini ev işleriyle uğraşan, arkadaş canlısı bir kadındı.

Erken yaştan itibaren, kronik astım hastalığına yakalanması ona yaşam içersinde büyük acılar veriyor, herhangi bir işle uğraşmasını engelliyor ve babasının gözünde onu alçaltıyordu. Bu ona ömür boyu süren bir ıstırap gibi gelir. Bunların yanında, Bacon'ın belirginleşen homoseksüelliği kendi tarifiyle ailesiyle şiddetli ilişkilere zorladı. Sorun, baba Bacon'ın oğlunu annesinin iç çamaşırını denerken yakalamasıyla patladı. Francis Bacon, 16 yaşında evi terk etmek zorunda kaldı.

Francis Bacon, 16 yaşında hiçbir fikri olmadan, kafasında bir sürü kargaşayla ve acıyla Londra’ya gitti. 1926 yılının Sonbaharı ve Kışı arasında sürüklenen yaşamı onu çaresiz bırakıyordu. Parasız ve işsizdi, annesi sonraları ona haftalık 3 sterlin yollamaya başladı. Bu sırada tanıştığı, yaşlı, garip, yalnız başına yaşayan bir adamın yanında kısa süreli bir iş buldu.

Francis Bacon gençliğindeki yaşantısıyla ilgili, ’’Gençliğimde ahlaklı olduğum pek söylenemez.’’ der.

Francis'in babası, onun yaşamını düzeltmek için son bir deneme yapar. Onu Berlin’de anne tarafından akrabası olan Harcourt-Smith ile görüştürmek ister. Francis’in gözünde bu yersiz bir hamleydi ve artık hiçbir şey onu geri döndüremezdi. Eddy Bacon, onu demir gibi erkek olarak görmek istiyordu. Ama onda git gide kadınsı davranışlar hakim olmaya başlar ve Francis bundan rahatsızlık duymaz. 1927 yılında Berlin’e gideceği zaman, Harcourt-Smith ile tesadüfen karşılaşır.. Francis’in babası Harcourt-Smith’in onu korumasını ister. Fakat, korumak yerine onun cinsel tercihini istismar etmeye başlar ve Francis’in etrafında sürekli olarak dolanır.

Berlin de yaşaması, Francis için kültürel olarak ezici bir deneyim sağlar. Onun sanatsal yaşama doğru evrimlesin de bu deneyim önemli bir etkendir. Berlin’de kaldığı Hotel Adlon’da, şehrin gösterişli zenginliğinin tadını çıkarır. Şehrin hareketli ve erotik yaşamı, onun rahat hareket etmesine yol açar ve kendini oldukça özgür hissetmesini sağlar. Bu dönemde sanata ilgi duymaya başlar, mimari, resim ve sinemayla ilgilenir; yeni gelişmeleri takip eder. 1925 yılında, Berlin de Sovyet yönetmen Sergei Eisentein’in, Potemkin Zırhlısı filmini izler. Bu filmdeki bazı sahneler ona darbe yemişçesine, yıllarca etkisi altına alır. Yıllar sonra bu sahneler sanatını en çok etkileyen imgeler haline gelir.

Bacon artık Berlin’den ayrılıp Fransa’ya yerleşmeyi düşünür. Berlin’de ona acı veren hatıralar olsa da, onu yetenekleri yönünde geliştiren, destek veren arkadaşları kalmıştır. Bu kişilerden, Yvonne Bocquentin, ince, zevkli, dünya ve hayat hakkında çok şey bilen bir insandır; açmış olduğu sergide Bacon’ın, görsel sanatlara ilgi duymasını sağlar. Bocquentin, Fransa’da Bacon için, Fransızca dersleri aldığı Chantilly’de kalması için bir oda teklif eder. Bacon bu öneriyi kabul eder ve onun için Fransa macerası başlar. Fransa’ya gider gitmez dilini geliştirmek amacıyla kurslara başlar. Bacon’ın çok iyi, kalıcı bir hafızası vardır ve kısa zamanda Fransızcasını ilerletir. Fransa’da kaldığı süre içerisinde sürekli olarak müzelere gider. Bir gün, Nicholas Poussin'in 1630 yılında yapmış olduğu ve kendi çocuğunu korumaya çalışırken bağıran bir annenin portresi anlatan, The Massacre of the Innocents(Masumların katliamı) resmini Château de Chantilly (Musée Condé)de görür. Bu resim onu derinden etkiler. Ona göre bu resim, ‘’yapılmış en iyi insan ağlamasıdır.’’der. Bu çalışma, ressamın tek bir resmine karşı olan saplantısının ilk işaretidir.

Bacon’ın 1927 yazında Galerie Paul Rosenberg de açılan Picasso sergisindeki çizimleri gördükten sonra, o kadar çok etkilenmiştir ki, sanatçı olmayı kafaya koyduğu andır bu. Picasso, ona hem dönemsel anlamda, hem de çizimsel anlamda derin ipuçları verir. Bacon bu dönemden itibaren, karakalem çizimler ve suluboya resimler yapmaya başlar. O sergi ona biçimsel anlamda bir yol gösterici olmuştur. Montparnasse'de bohem bir yaşamın altında, sık sık müzelere gidip; buralarda, Picabia, De Chirico ve Soutine gibi ressamların, yapmış olduğu işleri izleme imkanı bulur. En son çıkan sinema filmlerini büyük bir dikkatle izler. 1928 yılında Londra geri dönmeye karar verir.

Francis Bacon, Londra’ya döndükten sonra Batı Kensington’da 17.Batı Queensberry Mews’de bir stüdyo kurarak mobilya tasarımcısı ve iç dekoratör olur. Modernist dilde, Marcel Breuer, Le Corbusier ve Eileen Gray gibi tasarımcılar tarafından yolu açılmış cam ve krom plaka şeklinde tasarlamış parçaları ustalıkla gerçekleştirmiştir. Bir anda Londra’nın en önemli dekorasyoncusu ve tasarımcısı haline gelir. Bacon’ın teknik bilgisinin kaynakları ve Kral Wilton Halı Fabrikasında üretmiş olduğu halılarının yapım şekli hala bilinmezliğini korur.

Bacon, 1930’ların İngiliz Dekorasyonuna örnek olarak tasarımlarının tanıtıldığı “The Studio” dergisinin ilgisini çeker. Bu dönemde İngiltere’nin varlıklılarından olan, sanat çevrelerine verdiği destekle tanınan Eric Hall ile tanışır. Sanat alanında hızla ilerlemesine karşın, artık yapmış olduğu mobilya tasarımları yaşam için uygun değildir. Bu nedenle dekorasyon ve tasarımcılığı bırakmaya karar verir. 1932 yılında, Chelsea’ye taşınır. Yaşadığı evin içini kendi zevkine göre tasarlar. Bu evde, 20 yılı aşkın süre beraber kaldığı, yaşlı dadısı Jessie Lightfootile’le birlikte kalmaya başlar.

Bacon, ilk eserini, ‘İsa’nın Çarmıha Gerilmesi’ 1933 yılında daha 23 yaşındayken yapar. Bu eser konusunda Picasso’ya minnettardır, resmi için ‘sanırım Picasso’nun biçimsiz resimlerine benzer’der. 1933 Nisan’ında bazı eserlerini Mayor Gallery’de sergiledi ve aynı yıl, Herbert Read'in kitabına Crucifixion, 1933‘ın bir kopyası kondu. Bu eser, Art Now ve Koleksiyoncu Sir Michael Sadler tarafından satın alınır. Sadler, ondan, kafatasının x ışını altında görünümünü resmetmesini isteyerek, sipariş verir. Bu fikir bir başka düşüncelerle birleşir, aynı yıl Crucifixion’ın daha renkli versiyonları da yapılır. Böylesi umut vadeden bir başlangıçtan sonra, Bacon'ın kariyeri bazı olumsuzluklardan dolayı sarsılmaya başlar.

Şubat 1934'te, özel olarak tasarlanmış Transition Galerisinde 7 adet yağlıboya olmak üzere, 5-6 guaj ve çizimlerden oluşan tek kişilik gösterisi başarısızlıkla sonuçlanır ve The Times'tan küçümseyici bir tanıtım yazısı alır. Ardından, 1936 yazında, bir çalışması, Londra’daki Uluslararası Sürrealist Sergi tarafından, yeterince Sürrealist olmadığı gerekçesiyle reddedilir. Sonunda, Bacon’ın eserlerinin değeri düşmeye başlar. Bu durum onun yaratıcılığını azaltır ve önceki bohem, sıkıntılı hayatına geri döner. O kadar üzülür ki; amaçsızca hayatı sürüklenmeye başlar. 1936’da Royal Hospital Road’dan Glebe’e taşınır ve 1941’e kadar orada yaşar. 1937 yılının Ocak ayında, Eric Hall tarafından düzenlenen, ‘On Genç İngiliz Ressamlar' sergisine dahil edilmesine rağmen, bu dönemde hemen hemen hiç eser çıkaramamıştır. Yapmış olduğu birçoğunu da Bacon yok eder. Sanat hayatının ilk zamanları bu şekilde, kaos ve keşmekeş içinde gidip gelir.

Bu dönemde Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı başlar ve askere çağrılır. Bacon’ın astımı, İkinci Dünya savaşında aktif rol almasına engel olur. O yine de bu durumu rağmen, ARP’de Sivil Savunma da İtfaiyeci, sivil kurtarma ve ölüleri gömmede görev üstlenir. Tahmin edilebileceği gibi astımı daha da kötüleşir ve 1942’de istifa eder. Harap olmuş, yıkık dökük sokaklarda gezinmek artık ona daha da acı verir. Her şeyi bir kenara bırakıp, Hampshire’da, Petersfield’in yanında Eric Hall ile birlikte küçük bir kulübe kiralar. Orada ciddi anlamda çalışmayı planlar. Bu dönem boyunca tek tük resim yapar; fakat yaptığı bu çalışmalar, ciddi anlamda fark edilmeye başlanmıştır. Francis Bacon’da, bombalanmış yerlere ayak basmış olma deneyimi çok daha içsel ve yalıtılmış bir hayal gücünü ortaya çıkarmayı sağlamıştır. Resim yaparken savaş sırasında ki zihninde kalanların yanında farklı etkilendiği yollarda vardır. ‘’The Family Reinion’’ adlı oyunun yazarı, şair T.S.Eliot’un şiirleri onu daha entrikacı ve duygusal yönden zengin kaynaklara ve fikirlere yöneltir. Bunların yanında Antik Yunan dönemi dramları yazan Aeschylus’un, ‘’The Oresteia’’ adlı eseri de Francis Bacon’ın etkilendiği eserlerdir. 1942 yılında Akademisyen W.B. Stanford’un Aeschylus üzerine yazmış olduğu ve anımsatıcı çevirilerin olduğu, üç ciltlik eseri satın alıp okuduktan sonra Bacon, bu esere karşı büyük hayranlık duyar ve büyük zevk alır. Oresteia’ın talihsiz ailesinin tuzağa düşürülmesi, Bacon’da büyük bir merak ve ilham uyandırır. Bu merak ve ilham onun resimlerine yansıyacaktır.

Bacon, 1943 yılının sonlarına doğru, Güney Kensington 7.Cromwell Place’ın zemin katında bir evde, İngiliz Pre-Raphaelite ressam John Everett Millais’ın atölyesine gider. Buradaki resimler onun ilgisini çeker. Gördükleri resimlerden sonra, yeni resimler yapmak işin şevklenir. Aynı yıl Bacon, arkadaşı Lightfoot'la birlikte, sanatı yakından takip eden zengin Eric Hall’ın yanına giderek ondan bazı konularda yardım ister. Fakat bu ilk görüşme deneyimi onda büyük bir hüsran yaratır. Buna rağmen çalışmalarına devam eder.

Bu dönemde yapmış olduğu, Üç Figürlü Çarmıha Gerilme çalışması, 1944 yılında, New Bond Street‘de ki, Lefevre Galerisin de sergilenir. Figürlü Manzara, onun sonradan kalan çalışması olmasına rağmen, 1945 yılında sergilediği üçlü çalışması eleştirmenlerin daha çok ilgisi çeker. Üç parçadan oluşan bu tablo, izleyicide şok etkisi yaratır.

Resminde öykülemeci olmaktan özellikle kaçınan, bunun aktarım sürecinde izleyiciyi sıktığını ve anlatılmak istenenin gücünü azalttığını düşünen Francis Bacon’ın, tek amacı tuval kişiliklerinin izleyene kuvvetli bir duyumsal yoğunluk hissettirmesidir. Bu resmi ile de bunu başarır ve Tate Galerisin de onu sergiye sunan Eric Hall, tarafından daha sonra resim satın alınır.
Takip eden yıllarda Bacon’da ki eşsiz gerçekçiliği, hırsı çalışmalarına da yansır. Resimlerinde, 1946 yılından itibaren olasısız dönüşümler olan, bir diziye doğru değişim gösterir. Bu dönemde yaptığı eserler arasında gerçekten herkesi insanı psikolojik açıdan hayrete düşüren, arkasında hayvan leşi asılı, üstten aşağıya doğru et parçaları sarkan, önde ise yüzü deforme edilmiş üzerinde şemsiye duran sanki başsız bir insan figürü yapar. İnsanı ürküten bu tablo sanatçılar ve sanat eleştirmenleri tarafından ilgiyle karşılanır. Yapılan bu çalışma karşısında arkadaşı olan, ressam Graham Sutherland bile övgü dolu sözlerle hayranlığını gizleyemez. Bu çalışmadan dolayı sanat eleştirmeni ve galerici Erica Brausen hemen Bacon ile temasa geçer ve erken dönem işlerinden olan Sonbahar konulu çalışmayla, bu çalışmayı satın alır. 1946 yılında, Paris de Musée d'Art Moderne’de 20.yüzyıl Sanatı adıyla grup sergisinde sergilenir. Aynı çalışmalar, 1948'de New York şehrinde yapılan grup sergisinde de sergilenir.

Bu dönemde yaptığı resimlerden iyi paralar kazanan Bacon, bununda vermiş olduğu rahatlıkla kendini kayıtsızca kumara verir. Artık, Monte Carlo onun en uğrak yeri haline gelmiştir. İlk zamanlarda çok para kazanmasına rağmen, sonradan elinde avucunda ne varsa kaybetmeye başlar. Gece hayatı onu rahatlatır ve Monte Carlo’nun ışıklarına hayranlıkla bakar. O dönemde aldığı bazı siparişleri bu durumdan dolayı yetiştirmez. 1947 yılına kadar bir tek iş yapamaz. Bu durumdan rahatsız olan arkadaşı Graham Sutherland, onu uyararak, bu yaşantıdan uzak durmasını kendinden rica eder.

Brausen, Bacon'a mektup yollayarak, onu tekrardan işlerinin başına dönmesini ve çalışmalarına tekrardan başlaması için ona telkinlerde bulunur. Arkadaşlarının bu uyarılarına kulak asmak zorunda kalır ve Londra'ya dönerek, hızla çalışmalarına devam eder. Zamanın eksikliği Bacon'ın işlerine direkt darbe vurur. Bu durum resimlerinde değişimi başlatır. İşler daha basite indirgenir, ifade de büyük bir rahatsız edicilik hakim olmaya başlar. Figürler de açıkağızlar, dişler ve çengelli iğnelere odaklanır. Yaptığı figürler sanki içi boş olarak boyanır. Kullandığı renklerde değişime uğrayıp paleti artık griler ve siyahlarla bezenmiştir. Maddi açıdan sıkıntılı dönem başlar; çünkü bütün varlığını Monte Carlo’da tüketir. Elinde kalan tuvallerinin tümünü kullanır ve resim yapacak hiçbir şey kalmaz. Artık umutsuzluktan yaptığı resimleri ters çevirip arkalarına resim yapmaya başlar. Çiğ/Ham tuvalin resmi daha keskinlikle tuttuğunu farkeder, dokusunu geliştirir ve tuvalleri ıslatmak için tiner uygulamalarına izin verir. Bu tekniği bulması onu, dik kafalılığının da vermiş olduğu mizaçla, yaşamına ve çalışmaya devam etmesini sağlar.

1949 yılında yapmış olduğu sergide, resimlerinden biri diğer tek renkli benzer çalışmalarından ayrı bir yerde durur. Bu resim mor pelerini ile tensel hisler uyandıran Head VI, (1949)’dir. 1960’lar ve 70’lerde aralıklı olarak, 10 yılı aşkın bir süre sürekli olarak Velasquez çeşitlemeleri üzerine çalışır. Velasquez deneyimi, şeklinde sanatçıyı sınırlamanın aksine aşırı bir tutum almaya teşvik eder. Diğer birincil kaynakları çığlık atan hemşirenin sessizliği, Eisenstein’in Potemkin Zırhlısı adlı filmidir. Ama özellikle Bacon gösterişli bir tuvalinde çığlığı, unutulmaz papa imgesini ve sonraki işlerini birbirleriyle kaynaştırır.

1950 ve 1952 yıllarında babasının ölümünden sonra annesinin yerleştiği Güney Afrika’ya deniz yolculuğuna çıkar. Sonrasında kız kardeşlerinin yaşadığı Güney Rodezya’ya gider. Her iki ziyareti sürecinde sanatçı, doğada vahşi hayvanların hareketlerini gözlemler. Kendinde bıraktığı izlenimleri, 1952 yılında yapmış olduğu birkaç resminde gösterir. 1951 yılında ilk tatil dönüşünde sonra Antik Mısır uygarlığına ilgi duymaya başlar ve bu dönemde ortaya çıkan sanat ürünlerinin eşsiz olduğunu öne sürerek 1953’ten 1954 yılına kadar sfenkslere dayanan 4 çalışma gerçekleştirir. Aynı yıllarda Bacon karanlık odalardaki adamları resmeder, yedi resimlik seri olan, Man in Blue I-VII,(1954), konuyu ele alış şekli bakımından sanatsal tavrının özetlenmiş halini yansıtır.
Bacon bu dönemde çıplaklığa olan ilgisinden dolayı, bedensel imgeler yaratmaya başlar. İki Figür(1953), sonra ki yıllarda ise Otlakta İki Figür(1954) resmini yapar. Her iki çıplak erkek çalışması Eadweard Muybridge'nin hareket içinde insan vücudunun ardarda fotoğraflandırma sayısı ve hareket halinde insan figürü (1901) çalışmasından alınmıştır. Bacon için hareket halinde insan figürü, gerekli bir görsel sözlük olur.

İki figür resimlerin de duruşlar, Muybridge’nin güreşçiler imajından alınmış; fakat Bacon tarafından cinsel bir imge olarak kullanılmıştır. Bu durum hayatındaki cinsel saplantılarında göstergesidir. Çünkü kendini mazoşist olarak görür ve aşırı derecede acıya karşı saplantısını vardır. 30 Nisan 1951 yılında onun için travmatik bir olay olan Nanny Lightfoot’un ölümünden sonra Bacon, Cromwell Gardens’tan ayrılır. Bu dönemden sonra, 10 yılı aşkın süre seyyahlar gibi sürekli atölyesini değiştirecektir. 1952’den önce eski savaş pilotu Peter Lacy ile aşk ilişkisi olur. İlişkileri zorlayıcı ve yıkıcılık üstüne kurulu olmasından dolayı on yıldan fazla süre, Lacy’nin nevrotik Sadiziminin etkisinde kalır.

Peter Lacy 1950’lerin ortasında Tangier’e taşındığında Bacon onu izler. Gelecek birkaç yılını Muriel Belcher, John Deakin, John Minton, Michael Andrews ve Frank Auerbach gibi Soho’lu entelektüel çevreden arkadaşlarının arasında bulunur. Tangiers da Allen Ginsberg ve William Burroughs ile arkadaşlık kurar.

Uluslararası ünü gelişmeye devam eder. 1954’te Venedik Bienalin’de, İngiliz Büyük Çadırında Ben Nicholson ve Lucian Freud ’la beraber sergi açar. Roma’dayken Velazquez’in Papa Innocent X’ izlemeyi bırakır. 1953’te New York Durlacher Brothers’da tek kişilik sergisini yapar ve 1957 yılında Paris’te Galerie Rive Droite’da sergisini tekrarlar.

1957’e kadar Bacon’ın resmi işleme ve boyama tarzında dönüşümler görülmeye başlar. 1957 yılının Mart ayında galerinin olduğu Hanover’de göz kamaştırıcı sergisi olur. Orada daha önce ki dönemlerinden esinlendiği, Van Gogh’dan etkilendiği altı tane tablosunu sergiler. O sıra da İkinci Dünya Savaşının yok edici etkisi devam etmektedir. Bacon, yaptığı resimlerde boyayı daha kaba olarak uygulamaya başlar, duygularını açığa vuran ve açık olan renklerle yan yana koyar. Onu bu tarzda yola çıkaran ve uyaran Van Gogh’tur. Ayrıca Céret, Chaim Soutine ve Fas’ın o vahşi ışığı onun resminin oluşmasını cezbeden diğer etkenlerdir. Kararlı formların ve ilk olarak 1950’lerin kasvetli yarım arka planları onun resimlerinde ki kırılma noktalarıdır.

Bu süreci bir geçiş dönemi izler. Ekim 1957‘de Marlborough Güzel Sanatlar ile bir kontrat imzalar. Bu şirketin yönetimi ona 1.242 Pound kadar borç vermeyi teklif eder. Böylece Bacon Hanover’de ki Galerisine borçlanır. Saygın Marlborough’de ki Galerinin kurucusu ve gözü olan Frank Lloyd ile anlaşır ve işlerini Valerie Beston Galerisinde devam ettirir.

1963 yılında Bacon’ın hayatına George Dyer adında biri girer. George Dyer, adi bir suç geçmişi bulunan, depresif ve güvensiz doğasını yalanlayan ciddi görüntüye sahip, şık bir doğu yakalıdır. Çoğunlukla John Deakin’in fotoğraflarının aracılığıyla, Dyer, Bacon’ın 1960’lardaki resimlerinin tekrar eden konusu haline gelir. Bu dönemde, fotoğraf resmin vazgeçilmez bir aracı haline gelir. Deakin’in çektiği diğer yakın arkadaşlarının fotoğrafları, Henrietta Moraes, Isabel Rawsthorne, Lucian Freud ve Muriel Belcher sanatçının konularının ruhunu yakalayabilmesine olanak verir. Onların hatlarını bükebilir ve model ile mücadeleye girişmeden pratiğe dökebilir. Fotoğraflara ilgisini basitçe bir görüntünün içerisine hapsetmez; onun fiziksel durumuna kuvvetlice açıklık kazandır. Bacon’ın kendisinin vurguladığı gibi, ‘unutma ben her şeye bakarım’ der. Bu merakı onu her şeyi en ince ayrıntısına kadar kurcalamaya ve fazlasıyla eleştirel bir kişilik halini almasına yol açar. Özellikle Soyut Ekspresyonistlere karşı acımasız eleştirileri yapar.
Bacon’ın yaşadığı dönemde beğendiği ve saygı duyduğu İsviçreli heykeltıraş ve ressam olan Alberto Giacometti’nin çizimlerini büyük bir hayranlıkla izler. İkili Giacometti’nin 1965’de Tate’deki Retrospektifi için çeşitli kereler buluşurlar; fakat ertesi yıl, Giacometti’nin ölümü, arkadaşlıklarının kısa ve dramatik bir şekilde bitmesine yol açar.

Bacon bir sanatçı olarak bu dönemde yaptığı resimlerle üstün bir noktaya gelir. 10 yıllık üretim sürecinin sonunda, resim sanatında virtüözlük seviyesine ulaşır. Ustaca sürülen fırça darbeleri ve hemen ardından boyaları dans edercesine fırlatması, kumaş üzerine doğrudan tüpten sıkılan boyanın izinin hassas dışavurumuyla birleşir. Arka planları sıklıkla, rengin parlak ve düz boşluklarından oluşur, bu durum daha büyük kompozisyonları dizginsiz bir şekilde oluşturmasının izlerini taşır. Etkiler oyuncuları, tavrı sürekli değişime uğrar, bir anda neşe dolu, (George Dyer bisiklet sürüyor, (1967)) bir anda tehditkar (T.S.Eliot’un Şiiri 'Sweeney Agonistes' den (1967) ilham alarak yaptığı üç kanatlı resim) oluverir.

1968’de sanatçı New York’a ilk defa, son dönem işlerinin Marlborough Gallery’sin de ki sergisi için gider. Amerikan eleştirel bakış açısı, sanatçı hakkında ayrılık içinde olmasına rağmen, yirmi adet çalışması bir hafta içinde satılır. Sergi, Bacon’ın Dyer’ı yaptığı son dönem portrelerini içerir. Bunun yanında Dyer ile olan ilişkileri git gide gerilimli bir hal almıştır. Gittikçe kötüleşen alkolizmi, kavgalarının sıklığı ve vahşiliği, Bacon’ın onu Londra dışında yaşamaya ikna etme yönündeki engelleyici çabaları bile ilişkilerini kurtarmaya yetmez. 1970’te, Dyer’in Bacon’ı, stüdyosuna 2.1 gram marihuanna gizleyerek uyuşturucu taşıdığı yönün de yalan yere suç yüklemesi, işleri saçmalığa vardırır. Bacon bu yüzden mahkemede yargılanır ve beraat eder.

Sanatçı artık bu dönemden itibaren, Grand Palas’taki Retrospektif sergisine odaklanır, bu onun için yaşayan bir ressam olarak istisnai bir onurdur. Bacon'ın 1962 Tate Retrospective'nin açılışından iki gün önce Dyer, Hotel des Saints- Peres'teki banyosunda içkiyle birlikte aldığı uyku ilaçlarından dolayı ölü olarak bulunur.
Bacon haberleri garip bir dalgınlıkla karşılamış gözükür. Bir kaç yıl içinde yaptığı seri resimler, acısının gerçek kayıtları durumundadır. Bunlar aynı zamanda, George Dyer Anısına Siyah Üçlemeler(Triptych), (1971) ve Üçleme(Triptych) Ağustos (1972) olarak anılanları kapsar. En kasvetli ve bu vasiyetlerden beklide en görkemlisi olan Mayıs-Haziran Üçlemesi (1973) (Triptych May-June (1973), Dyer’in ölümünün ardından muazzam bir uğraşının ve anıtsı sadeliğin çalışması halini alır.

Bacon, 1970’lerin önemli bir zamanını Paris’te geçirdi. 1974’de De Briague’de geniş bir arazi satın alarak buraya yerleşti. Sonraki on yıl içersinde arkadaşları Michel Leiris, Nadine ve Jacques Dupin ilişkilerini derinleştirdi. Gerçeküstücü yazar ve eleştirmen olan Leiris’in portresini yaptı. Takip eden yıllarda Galerie Claude Bernard’da onun için bir sergi düzenlendi. Bacon’ın eserleri ve hayatı ilk defa 1975’de bir kitap halinde basıldı. Bu kitap, 1962-1974 yılları arasında gerçekleştirilen önemli röportajları içer. Bu röportajlar önemli ölçüde onun ününün artmasında etkide bulundu ve Bacon’ın eserleri tartışılmaya başladı. İlk defa eserlerinin şans ve rastlantının etkisiyle oluştuğunu söyler.

Sonraki 15 yıl, ‘tek başına sergileri’ ve ‘Retrospektif’leri dünyanın her yerinde izlenmeye başladı. 1978 de, Madrid ve Barcelona da; 1983’de Tokyo, Kyoto ve Nagoya’da ve 1985 yılında, Washingon D.C’de sergiler açıldı. Hemen ardından Londra’da, 125 adet eseriyle büyük bir ‘Retrospektif’ sergisi oldu. 3 yıl sonra 22 eserle Moskova’daki New Tretyakov Galerisinde bir ‘Retrospektif’ sergisi daha gerçekleşti. Bu olay, SSCB’de ilk defa büyük bir Batı ressamının açtığı sergiydi. Genel olarak, Bacon, 1980’lerde resim dilini basitleştirdi. İnsan vücudunu vahşi ve katı bir biçimde işledi.

Bacon her şeye rağmen bazı arzularından hiç vazgeçmedi. Sağlığının kötüye gittiği son yıllarında, genç Spainard’la dostluk kurmaktan zevk aldı. Doktorunun önerisiyle 1992’de Madrid’e gitti.

Bir süre sonra hastalığı kritik bir duruma ulaştı ve hastaneye yatırıldı. 28 Nisan 1992’de bir kalp krizi geçirdi ve 82 yaşında öldü. Ateist olduğu için bedeninin yakılmasını ister. Yaşanan bazı sorunlara rağmen isteği gerçekleştirildi ve külleri İngiltere’ye gönderildi.

ERSAN ÇAĞATAY

Hiç yorum yok: